29 Ağustos 2007, Çarşamba
20. yüzyıl, eşitlik, özgürlük ve barış idealleri için insanlık tarihinin gördüğü en cüretkâr çıkışların yaşandığı görkemli bir açılışla başladı. Yüzyılın ikinci çeyreği, bundan rahatsız olan emperyalist efendilerin bu sefer insanlık tarihinin görmüş olduğu en vahşi barbar sürülerini, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin üzerine salmasına, ancak -ne iyi ki- yenilmesine şahitlik etti. 1 Eylül, “büyük insanlık” tarafından yenilen barbar sürülerinin saldırıya geçtiği günün adıdır.
Yüzyılın son çeyreği boyunca yaşananlarsa, eşitlik ve özgürlük için mücadele etmekten vazgeçmenin insanlıktan çıkmak anlamına geldiğini, böyle giderse dünyanın, eşitliğin değil adaletsizliğin, özgürlüğün değil esaretin, barışın değil savaşın kol gezdiği bir yer haline geleceğini gösterdi.
Savaş “Böler”
Dünyanın diğer coğrafyalarından da söz edebilirdik. Ancak batılı emperyalist efendilerin, Ortadoğu olarak isimlendirdikleri bir coğrafyada kader ortaklığı etmekte olduğumuz diğer halklarla birlikte yaşıyoruz. Dolayısıyla örneklerimizi kendi coğrafyamızdan vermemiz yerindedir.
Yugoslavya, ya da tam ismiyle Federal Sosyalist Yugoslavya Cumhuriyeti. Önce, farklı etnik kökenlerden gelseler de yıllarca bir arada yaşamış Yugoslav halkının birlikte yaşama ve kazanımlarına sahip çıkma iradesini kırdılar, bir savaşla. Sonra birliği oluşturan federal cumhuriyetleri birbirlerine kırdırdılar, bir diğeriyle. Sonunda her bir federal cumhuriyetin özerk bölgelerinden küçük mafya devletleri çıkardılar, başka savaşlarla.
Afganistan. Önce toprak ağalarının hâkimiyetini kırmak isteyen Afgan ilericilerinin halkla olan bağlarını zayıflattılar, bir dizi iç savaşla. Sonra ABD beslemesi dinci gericilere “özgürlük savaşçısı”, buna karşı savaşanlara “işgalci” dendi, bir diğer savaşta. Aradan vakit geçti, eskiden “özgürlük savaşçısı” denilenler “terörist”, onları besleyip büyütenler “demokrasi” havarisi oldu. Afganistan bugün NATO ve ABD tarafından işgal edilmiş bir ülke.
Irak. Önce iki komşu halkı birbirine kırdırdılar, İran-Irak savaşıyla. Ardından, Irak halkını kırdılar, iki büyük savaş ve arasındaki on yıllık ambargoyla. Yetmedi. “Özgürlük getireceğiz” diye işgal ettiler ülkeyi. Ancak baktılar, pabuç pahalı, direniş sert. O zaman dediler ki, “Irak bir bütün değildir. Bunun Sünni’si var, Şii’si var, Kürt’tü var. Bölmek gerek ülkeyi.”. Ortaya şeriatçı, bağımlı, bölünmüş ve işbirlikçi Federal Irak Cumhuriyeti çıktı.
Lübnan. Önce, kendi topraklarından sürülen Filistinliler ve onlarla kader birliği etmiş Lübnan ilericiliğiyle, İsrail tarafından desteklenen Lübnanlı faşist Hıristiyanlar ve Lübnanlı dinci gerici Şiileri kırdırdılar birbirlerine, kanlı bir iç savaşta. Beyrut’un taş üstünde taş kalmamacasına yıkılmasını, Filistinli direniş örgütlerinin Lübnan’dan çıkmak zorunda kalmasını, Sabra ve Şattila mülteci kamplarında Filistinlilerin katledilmesini yeterli görmemiş olacaklar ki, bunu Lübnan’ın İsrail tarafından işgal edilmesi izledi. İşgal sona erdiğinde geride yıkılmış bir ülke, bölünmüş bir halk ve işbirlikçi bir egemen sınıf kaldı. Ta ki İsrail bir kez daha Lübnan’ı işgal etmeye kalktığında Lübnan halkının sert direnişi karşısında yenilip, geri çekilmek zorunda kalana dek. Bugün Lübnan, İsrail ordusunun beceremediğini Birleşmiş Milletler bayrağı taşıyan yabancı askeri güçlerin yapmaya çalıştığı, her an “işgal” ve “bölünme” tehdidiyle karşı karşıya olan bir ülke.
Filistin. Ortadoğu’nun yaklaşık yarım yüzyıldır kanayan yarası. Emperyalistlerin türlü yollarla topraklarını ellerinden alıp, yersiz yurtsuz bıraktığı bir halk. Nazi toplama kamplarındaki dehşeti aratmayan uygulamalara imza atan Yahudi şovenizmi üzere kurulu, ABD işbirlikçisi bir “terörist” devlet. Başta diğer işbirlikçi Arap hükümetleri olmak üzere “dost” bildiklerinin ihanetine uğrayan bir ulusal özgürlük ve kurtuluş davası. Filistinlilerle Yahudilerin bir arada yaşayacakları ortak bir devlet için mücadele etme hedefinden uzaklaştıkça önce emperyalistlerle pazarlık etmeye başlayan ardından işi işbirlikçiliğe kadar vardıran bir ulusal önderlik. Bu önderliğin bırakmış olduğu siyasi boşluğa doğan, Yahudi Siyonizmine karşı silahlı mücadeleden vazgeçmeyen ancak zamanında Filistin direnişini bölmek için bizzat İsrail tarafından desteklenmiş dinci gerici bir hareketin Filistin halkının meşru temsilcisi haline gelmesi. Filistin direnişinin kendi içinde bölünmesi, buna eşlik eden iç savaş ve nihayetinde Filistin topraklarının fiilen bölünmesi. Bir de buna İsrail’in inşa ettiği duvarını eklemek gerek.
Peki ya Türkiye. Bu olup bitenler çok mu uzak ülkemize? Yükselmekte olan eşitlik, özgürlük ve barış arayışının önünü kesmek için emperyalistlerin “bizim çocuklar” diyecek kadar kendinden saydıklarının gerçekleştirdiği faşist darbe başta bir ülkede mi yapıldı? En veciz sözü “ben zenginleri severim” olan görgüsüz, cahil ve arsız bir sermaye uşağının elinde başka bir ülke mi piyasa ekonomisinin kutsandığı bir yer haline getirildi? Aydınların sokak ortasında öldürüldüğü, gazete binalarının bombalandığı, köylerin boşaltılıp, insanların zorla göç ettirildiği, “dışkı yedirme” türünden akıl almaz olayların yaşandığı, resmi rakamlara göre otuz bin kişinin yaşamını yitirdiği bir iç savaş, başka bir ülkede mi yaşandı? ABD’nin gözden çıkarmaması için hakkında “deliğe süpürmeyin, kullanın” denilen kişi başka bir ülkede mi başbakanlık yapıyor? Yugoslavya’dan Afganistan’a, Irak’tan Lübnan’a ve Filistin’e kadar gerektiğinde asker göndermek dâhil emperyalistlere destek verip, ortak olan devlet, başka bir devlet mi?
Barış “Birleştirir”
Sadece son otuz yılını resmetmeye çalıştığımız Ortadoğu’da, halkların payına sürekli acı ve gözyaşı düşmesi tarihin bir cilvesi midir? Bölgede yaşanan savaşların neredeyse tamamının emperyalistlerce tezgâhlanmış olması bir tesadüf müdür? Bu kan ve ölüm denizinden en fazla çıkar sağlayanın yine aynı emperyalist devletler olması değişmez kural mıdır? Emperyalistleri durdurmak gerçekten mümkün değil mi?
Halkları birbirine düşman etmeye karşı halkların kardeşliğini, etnik veya dini ayrımlara karşı ortak düşmana karşı birlikte mücadele etme kararlılığını, işbirlikçiliğe karşı yurtseverliği, savaşa ve işgale karşı barışı savunanlar için bu soruların cevabı “HAYIR” olmalıdır.
Ancak bu “HAYIR” cevabı artık çok daha güçlü, çok daha gür çıkmalıdır. İnsanlık on yıllardır “bölenlerin" sesini dinliyor. Artık “birleştirenlerin” sesi üstün gelmelidir. 1 Eylül 2007’de Barış Derneği'nin çağrısı budur. Sesimizi birleştirelim, sesimizi yükseltelim.
Barış Derneği
Not: Bildirgenin pdf dosyası için tıklayınız.